“HER İSTEDİĞİNİ YAPIYORUZ YİNE DE ÇALIŞMIYOR!”
Her istediklerini yaptığımız için çalışmıyorlar sevgili anne-babalar. Çocuklarımızın çoğu; gerçekten çalışmanın, emeğin, alın terinin ne olduğunu bilmiyorlar.
Aşağıdaki yakınmalar size de tanıdık geliyor mu?
— Ya biraz ya da hiç ders çalışmıyorlar,
— Defalarca çalışacakları sözünü verip yine de çalışmıyorlar,
— Odalarını toplamıyorlar, her tarafı dağıtıyorlar, hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlar,
— Marka düşkünlükleri bizi zorluyor, alamayacağımız şeyleri istiyorlar,
— Saygısızlar, inatçılar,
— Bilgisayarın başından kalkmıyor, cep telefonuna yapışıp saatlerce konuşup bizi çileden çıkarıyorlar,
— Her gün tartışmaktan ve kapıların çarpılmasından bıktık,
— Anlatıyoruz “bu senin geleceğin” diye anlamıyorlar, umursamıyorlar,
— “Çalışıyorum” diye hem bizi hem kendini kandırdıklarını sanıyorlar,
— Ne yapacağımızı şaşırdık kaldık, tek istediğimiz sadece ders çalışması başka bir şey istemiyoruz,
— Biz onlar için ölüyoruz, onlar bizim için hasta bile olmuyorlar...
Nereden geldi bu çocuklar? Sanki bizim canımızdan bir parça değiller de başka gezegenlerden gelmişler gibi... Bırakın aynı dili konuşmayı, anlaşmayı birazcık konuşamıyoruz bile çocuklarımızla.
“BİZ BUNLARIN YAŞINDAYKEEEN...”
Dünyamız hızla küreselleşme denen tuhaflığa doğru giderken ve her şey müthiş bir hızla değişirken nasıl umabiliriz ki çocuklarımızla anlaşabilmeyi... Nasıl anlatabiliriz ki onlara:
— Kendi çocukluğumuzu...
— Oyuncağımızın bile olmadığını, ama hayal dünyamızın daha zengin olduğunu...
— İdeallerimizi...
— Kitap okumanın bizler için ne kadar önemli olduğunu…
— Hem okuyup hem çalıştığımızı...
— Bazılarımızın kışı su çeken tek bir ayakkabıyla geçirmek zorunda olduğunu...
— Çekilen sıkıntıları...
— Ve bu sıkıntılardan kurtulmanın tek yolunun okumak olduğunu gördüğümüz içinde dört elle okumaya sarıldığımızı...
— Belki çalışmak zorunda olduğumuz veya imkânlarımız elvermediği için okuyamadığımızı nasıl anlatabiliriz?
|

|
Ve anlattıklarımızdan ders çıkarmalarını nasıl bekleriz?
Bizim yaşadıklarımız onlar için çok şey ifade etmiyor ne yazık ki... Geçmiş ve gelecekten daha çok “şu an”la ilgililer. Çünkü bizim çocuklarımız, çok kanallı televizyona, bilgisayara, cep telefonuna ve bolluğa doğdular, hızla yaşayıp çabuk sıkılıyorlar, bizim için önemli olan bazı değerler onlar için çok saçma. Ama yinede çocuklarımızın çalışmamalarının ve sorumsuzluklarının suçunu sadece hızla değişen dünyaya yıkmak doğru olmaz.
|
Ama yinede çocuklarımızın çalışmamalarının ve sorumsuzluklarının suçunu sadece hızla değişen dünyaya yıkmak doğru olmaz.
ONLARIN BÖYLE OLMASINDA BİZİM HİÇ Mİ SUÇUMUZ YOK?
● Çektiğimiz sıkıntıları canımızın parçası olan çocuklarımız da çekmesin diye onlara kıyamayan, bizim olmadı onların olsun diye zorlanarak da olsa her istediklerini alan bizler değil miyiz?
● İlkokulda, lisede “Benim çocuğum çok zeki hiç çalışmadan sınıflarını geçiyor!” diyerek zekâsıyla (!) birlikte tembelliğini de övmedik mi?
● Hem 'Sen artık büyüdün, böyle davranmamalısın!' deyip, hem de hiç bir sorumluluk vermeyen biz değil miyiz?
● Kendi kusurlarını, kendi çelişkilerini unutup ondan mükemmel olmasını bekleyen, ona hata yapma hakkı tanımayan biz değil miyiz?
● Karşısına çıkan kapalı her kapıyı ona kıyamadığımız için onun yerine açan, ama şimdi kocaman dev bir kapıyı tek başına açmasını isteyen de biz değil miyiz?
● Önce “Sorumsuzsun, bilinçsizsin, çalışmıyorsun…” diye kızıp - hatta bağırıp çağırıp sonra vicdan azabıyla, fazla yüklendiğimiz, haksızlık yaptığımız düşüncesiyle o birkaç zamandır istediği kameralı cep telefonunu alan biz değil miyiz?
● Ona yaşamı, sorumluluk almayı, öz-disiplini öğretmek için zaman ayırmak, onu gerçekten dinlemek yerine, istediği oyuncağı alıp başımızdan uzaklaştıranlar bizler değil miyiz?
● Kıyamadığımız için hayatında bir metre toprağı bile çapalatmadığımız, markete bir ekmek almaya bile göndermeye, iki bardak yıkatmaya bile kıyamadığımız çocuklar bizim çocuklarımız değil miydi?
(Gerçekten de çapa yapmayı, tabak yıkamayı bilen, ‘zeki!’ diye pohpohlanmak yerine, çalışkanlığı övülen çocuklar üniversite hazırlığa geldiklerinde daha başarılılar, girdikleri dersin, öğrendikleri her bilginin, aldıkları her etüt saatinin kıymetini biliyorlar ve başarı da geliyor zaten.)
Şimdi,
● ‘Hadi bakalım şimdi şu kocaman tarlayı çapala!’ diyoruz.
● Adeta, ‘ekmediğimiz tohumun çıkmasını bekliyoruz.’
● ‘Sorumluluğunu bilmesini’ bekliyoruz.
Ama olmuyor.
Ama sonunda duyduğumuz hayal kırıklığının sebebi birazda biz değil miyiz sevgili anne babalar? Ne yapmamız gerekiyor peki? Onlar bizi, biz de onları anlayamıyoruz. Anlayabilmek ve birazda olsa anlaşabilmek, kırmadan kırılmadan çocuğumuzun bir gelecek oluşturmasına yardımcı olabilmek için, iç disiplini kuvvetli, sorumluluk sahibi, kendine güvenen bireyler olmaları için ne yapmalıyız? Dünyaya birazda onların penceresinden bakabilmek için ne yapmalıyız?
Onu tanımakla işe başlayabiliriz. (‘Ne yani ben çocuğumu zaten tanımıyor muyum?’ diyenlerinizi duyar gibi oluyoruz. Ama yine de sonraki başlığa bir göz atın bakalım.)
ÖSS’ye HAZIRLANAN GENÇ HANGİ GELİŞİM DÖNEMİNDE VE NELER HİSSEDİYOR?
Yılların geçtiğini, bir yıl daha kaybetmemesi gerektiğini düşünüyoruz. ÖSS’nin stresine, sınav kaygısına biz onlardan daha çok kendimizi kaptırmışız. Peki, o neler hissediyor? Dünyaya hangi pencereden, nasıl bir pencereden bakıyor?
Üniversite sınavına hazırlanan genç henüz ergenlik dönemi içindedir ve gelişim dönemleri içinde, bir insanın belki en fazla zorlandığı dönemdir bu dönem. Ergenlik:
- Çelişik duygu ve düşüncelerin aynı şiddetle savunulabildiği, aynı şiddette yaşanabildiği,
- Gencin her şeyin en iyisini kendisinin bildiğini, yaşamın sırrını çözdüğünü zannettiği,
- Anne-babayla, çevreyle, dünyayla kavga halinde olduğu,
- Kimsenin kendisini anlamadığına inandığı bir dönemdir.
Tabii her genç bu dönemi farklı yaşar; bazı gençler daha hafif yaşarken bazı gençler oldukça ağır yaşarlar hem kendilerine hem de ailelerine son derece sıkıntılı zamanlar yaşatırlar. Ve... bir de üstüne tuz biber eken üniversiteye hazırlık vardır ki işler iyice sarpa sarar.
Bizler yaşadığımız yıllar ve onca acı tecrübe sonucu eğer üniversiteye giremezse neler olabileceğini bilir ve kaygı duyarken, o:
- Sabahları bir türlü uyanamaz…
- Derse geç kalır...
- Bilgisayar başında, aynanın karşısında, bir türlü kopamadığı arkadaşlarıyla saatlerini harcar...
- Ama dersin başında on dakika oturamaz...
- Çalışmasa bile o üstün zekâsıyla üniversiteye gireceğine inanır. Giremese bile her şeyin alıştığı gibi devam edip gideceğini sanır. Henüz onun dünyaya baktığı pencereden sizin gördükleriniz görünmez çünkü.
Konuştuğumuz anne babaların en büyük sıkıntılarından biridir çocuklarıyla bir türlü aynı dili konuşamamak, anlaşamamak. Bir de saçını başını bizi deli eden biçimlere sokar, kulağına küpe – küpeyi geçtik dudağına, kaşına piercing denen demiri takmak ister... Arkadaşları her şeyden önemlidir onlara laf ettirmez. Siz o ay bütçeyi nasıl denkleştireceğinizi düşünürken çocuğunuzun düşüncesiz davranışları, vurdumduymazlığı yüzünden uykularınız kaçar.
Sevgili anne babalar bu örnekler sizlerin de çok iyi bildiği gibi saymakla bitmez. Ama şundan emin olun ki çocuğunuz bunları sizi deli etmek için yapmaz o sadece içinde bulunduğu yaşın özelliği dolayısıyla kendi doğrularını yaşamaktadır. Tüm asilikleri, saçı başı, orasına burasına taktığı takılara hevesi bu dönemin bitmesiyle de sona erer zaten. Tabii bu dönemi geçirme biçimlerini içinde bulundukları aile ortamı, sosyal çevre çok ama çok büyük oranda etkiler.
- ‘Anne-baba olarak biz ne yapacağız peki?’
Öncelikle:
- Küçüklüğünden beri ona karşı gösterdiğimiz sevginin bu dönemlerde meyvelerini vereceğini,
- Onlarla inatlaşmak ve kavga etmek yerine onları anlama çabamızın, göstereceğimiz sabır ve koşulsuz sevginin hem bizi hem onları çıkmaz sokaklara girmekten koruyabileceğini bilelim.
Sonra: Onların bu en sancılı dönemlerini en az hasarla atlatmalarına yardımcı olabilmek için;
- Onlarla ilgili beklentilerimizin ne derece gerçekçi olduğunu,
- Onlarla doğru şekilde iletişim kurup kuramadığımızı,
- Onları gerçekten dinleyip dinleyemediğimizi,
- Onlarla girdiğimiz çatışmalar da nasıl bir tavır aldığımızı sorgulayalım ve
- Onlardaki bütün kaygısız duruşa karşın sınav kaygısı yaşayıp yaşamadıklarını görelim.
BEKLENTİLERİNİZ NE DERECE GERÇEKÇİ?
|

Elbette kötümser olmayalım, elbette hedeflerimiz ve ideallerimiz olsun; ayağımızın birinin hep yere basması şartıyla...
|
Sevgili anne babalar çocuğumuz sınava hazırlanıyor ve bizler onu elimizden geldiğince destekliyoruz. Çünkü biz anne babalar istiyoruz ki çocuklarımız iyi bir eğitim görsün, iyi bir mesleği olsun, hayatta başarılı olsun, iyi bir geliri, mutlu bir yuvası, sağlıklı güzel çocukları olsun. Hayatlarındaki başarıyı bizlerle paylaşsın biz de onlarla gurur duyalım. Tüm bunlar çok güzel istekler, fakat bu istekler “güçlü bir güdü” biçimine dönüştüğü zaman çocuklarımıza bakışımızı da farkında olmadan değiştirir ve çocuklarımızı oldukları gibi değil de “olmalarını istediğimiz gibi” görmeye başlarız. Oysa bu bakış açısı çocuğumuzla aramızda problemlerin yaşanmasına, huzursuzluklara ve devamında da hayal kırıklıkları yaşamamıza sebep olabilir. Kendimize şu soruları sormamız, çocuğumuzu doğru yönlendirmemiz açısından son derece önemlidir:
● Çocuğumuzu objektif değerlendirebiliyor muyuz?
● Bizim istek ve beklentilerimiz onların istek ve beklentileriyle örtüşüyor mu?
● Çocuğumuz hangi alana yönelirse başarılı ve mutlu olur?
● Onu gerçekten de tanıyor muyuz? |
Sevgili anne babalar tabi ki beklentilerimizin olması doğal ama çocuğumuzun da beklentilerini öğrenmek kendi özlemlerimizle çocuğumuzun sınırları arasında gerçekçi bir denge kurmak zorundayız. Çocuğumuz kazanabilse tıp fakültesini bitirerek iyi bir doktor olabilir ancak kapasitesi binlerce kişi arasından sıyrılarak bu yerlere ulaşmaya yeterli olmayabilir. Ya da doktorluk hiç ilgisini çekmeyebilir.
|

Yüksek beklentilerle ona taşıyamayacağı bir yük yüklemiş olmayalım!
|
Meslekleri bir giysi gibi düşünürsek bu hayat yolunda herkes severek ve isteyerek seçtiği bir giysiyle yürümek ister. Kendini o giysinin içinde daha rahat, güvenli ve mutlu hisseder. Çocuğunuzun ayağına dar gelen ayakkabılar ve içinde kendini hiç de iyi hissetmediği onu yansıtmayan giysilerle bu hayat yolunda mutsuz ve coşkusuz yürümesini ister misiniz?
Çocuğumuzun sınırlarını anlayabilmek için onu objektif bir bakış açısıyla değerlendirmemiz gerekir. Eğer çocuğunuz tüm okul hayatı boyunca sınıfında ders başarısı yüksek, sosyal faaliyetle rinde girişken ve liderlik özelliği olan, belirli bir ders veya alandaki ilgi ve başarısı öğretmenlerinin veya çevresindekilerin takdirini kazanan biriyse beklentilerinizi yüksek tutmak için gerçekçi sebepleriniz var demektir. Eğer sınıflarını ancak geçebildiyse, sınıflarını geçerken çeşitli yardımlara ihtiyaç duyduysa, öğretmenleri “biliyor ama bildiğini ortaya koyamıyor” veya “çalışsa yapar ama çalışmıyor” gibi değerlendirmelerde bulundularsa, okul dışı hayatında dikkat çekecek hiçbir özel ilgi veya başarısı yoksa çocuğunuzun uyumlu bir insan olması ve meslek hayatında başarı göstermesi yine de mümkündür. Ancak üniversite ve meslek seçiminde beklentilerinizi çok yüksek tutmamanızda yarar vardır.
AİLEMİZ VE BİZ
Belki bütün bir gençliğimiz süresince anne-babalarımızı eleştirdik, onların bize karşı davranışlarında hangi yanlışları yaptıklarını saydık durduk. Onların yerinde olduğumuzda neleri yapacağımızı ve hangi hataları yapmayacağımızı düşündük durduk. Ve nihayet bizler birer anne-baba olduk. Anne-babalarımızın bizi mahrum bıraktığı her şeyi, bütün imkânları çocuklarımıza sağlama sözü verdik, büyük çoğunluğunu sağladık da. Ve fakat baktık ki, çocuklarımız büyüdükçe onlara karşı davranışlarımız aynen anne-babalarımızınki gibi…
Gerçekten de, her birey kendi benlik tanımlaması içinde ailenin tüm düzenini yansıtır; koşullar olanak verdiğinde, kendi bildiği türden bir aile ortamı oluşturmaya girişir. Daha doğrusu koşul ve olanakları kendi bildiği aile türünden bir aile oluşturacak biçimde kullanır. Bu nedenle babası alkolik olan bir kız alkolik bir adamla evlenir; annesi tarafından ilgi, sevgi görmemiş, yalıtılmış bir erkek ise anneleri gibi duygusal yönden soğuk kadınlarla evlenirler. Babası sert ve anlayışsız olan bir baba, -bazen vicdanı sızlasa da- yine sert ve anlayışsız olur. Aile içindeki roller böylece kuşaktan kuşağa kendi kendini böylesine yineler.
Peki, bu böyle mi devam edecek? Babam sert, anlayışsız, eşine ve çocuklarına karşı şiddete başvuran kişiyse, benim başka türlü bir baba olma şansım yok mu? Annem çok titiz ve mükemmeliyetçi bir kadın diye, ben artık daha toleranslı bir anne olamayacak mıyım?
Elbette hayır!
İnsan öğrenen bir varlık ve anne-babalık öğrenilebilen, geliştirilebilen roller. Peki bizler annelik ve babalık sanatında nasıl ustalaşacağız? Aşağıda sanatımızı ilerletme yollarına değindik.
| ................. |
Tanrım bana,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için
SÜKÛNET,
Değiştirebileceklerimi değiştirmek için
CESARET,
İkisini birbirinden ayırabilmek için de
AKIL VER.
|
AİLE İÇİ İLETİŞİM
Etkili iletişimin temelinde bireyin kendisini tanıması, kendi değerlerinin ve tutumlarının farkında olması ve kendine güven yatar. İyi bir iletişimci ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler, beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak değerlendirir.
ÖNCE İLETİŞİM ENGELLERİNİ TANIYALIM
1.Emir vermek, Yönlendirmek: Bu iletiler kişinin duygularının önemsiz olduğu mesajını verir. Kişi diğer kişinin istediğini yapma zorunluluğunu hisseder. Örneğin: “Benim oğlum okulu bırakamaz. Buna izin vermem.”
2.Uyarmak, Gözdağı vermek: Bu iletiler de emir verme ve yönlendirmeye benzer; ancak kişinin vereceği yanıtın karşılığı olacak tümceleri de içerir. Kişinin isteklerine saygı duyulmadığı mesajını verir. Bu durum kişide öfke ve düşmanlık yaratır. Örneğin: “Okulu bırakırsan benden para mara bekleme.”
3.Ahlak dersi vermek: Bu tür ilişkilerde otoritenin ve zorunlulukların gücü kişiye karşı kullanılır. “yapmalısın, etmelisin” mesajlarını iletir ve bireyi karşı koymaya zorlar. Örneğin: “Okumak herkese nasip olmuyor.”
4.Öğüt vermek ve çözüm önerileri getirmek: Kişinin sorunlarını kendi kendisine çözeceği yeteneğinin olmadığına inanıldığını gösterir. Örneğin: “Ödevini yapmak için neden bir program yapmıyorsun?”
5.Öğretme, nutuk çekme, mantıklı düşünceler önerme: Bu durum aile içinde o anda herhangi bir sorun yokken çocuklar tarafından kabul edilebiliyor; ancak, sorun anında bu durum kabul edilmiyor ve daha fazla çatışmalara neden oluyor. Mantıklı düşünceler önerme çocuğun mantıksız ve bilgisiz olduğuna dair mesaj iletir. Örneğin: “Üniversite mezunu lise mezunundan yüzde elli fazla kazanır.”
6.Yargılamak, eleştirmek, suçlamak, aynı düşüncede olmamak: Bu iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki yapar. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur. Örneğin: “Uzak görüşlü değilsin. Düşüncelerin henüz yeterince olgunlaşmamış.”
7.Övmek, aynı düşüncede olmak, olumlu değerlendirmeler yapmak: Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun öz imgesine uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendilerini yönlendirme ve isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar. “Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?” gibi düşünürler. Övgü ise başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırır. Aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar. Örneğin: “Her zaman gelecek için umut veren iyi bir öğrenci oldun.”
8.Ad takmak, alay etmek: Çocuğun benlik saygısı üzerinde olumsuz etki yapar. 9.Yorumlamak, analiz etmek, tanı koymak: Bu durum çocuğun konuşmasını, kendi duygularını ifade etmesini engeller. Örneğin: “Hippi gibi konuşuyorsun.”
9.Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak: Anne babalar çocuklarının duygularını tam olarak anlamadıklarında ortaya çıkar. Böyle bir durumda sorun hiç yokmuş gibi algılanıp avutma eğilimine gidilir.” Üzülme yarın her şey düzelecek, kendini daha iyi hissedeceksin” gibi mesajların verilmesi çocuğun önemsenmediği hissini verir. Örneğin: “Duygularını anlıyorum, ama son sınıfta daha iyi olacak.”
10.Soru sormak, sınamak, sorgulamak: Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur. Örneğin: “Eğitimsiz ne yapacaksın? Nasıl geçineceksin?”
11.Sözünden dönmek, oyalamak, alay etmek, şakacı davranmak, konuyu saptırmak: Böyle iletiler yüzünden çocuk anne babasının onunla ilgilenmediğini, duygularına saygı göstermediğini belki de onu dışladığını, dikkate almadığını düşünür. Çocuklar sorunlarını dile getirdiklerinde çok ciddidir. Şaka ve espriyle karşılık vermek onları incitebilir ve itilmişlik kenara atılmışlık duygusunu verir. Örneğin: “Yemekte sorun istemiyorum.”
Bu tür yanıtlar çocuktan gelecek bir sonraki iletişimi engeller; ana-baba çocuk ilişkisi gibi çocuğun benlik saygısını da olumsuz engeller. Çocuklar üzerinde aşağıdaki olumsuz sonuçları oluşturma tehlikesi taşır:
• Konuşmalarını engeller • Savunmaya geçirir • Kavgacı yapar, karşı saldırıya yöneltir • Yetersiz olduklarını hissettirir • Kızdırır, küstürür • Oldukları gibi kabul edilemedikleri duygusunu uyandırır • Sorunlarını çözmede kendilerine güvenilmediğini hissettirir • Anlaşılmadıklarını hissettirir • Duygularının yersiz olduğunu hissettirir • Kızdırır, yılgınlığa uğratır • Sorgulanıyor duygusunu yaratır • Anne ve babasının kendisiyle ilgilenmediği duygusunu uyandırır.
AİLE-İÇİ İLETİŞİM KURALLARI
Her aile gerek açık gerekse kapalı olarak kurallarını belirlemiştir. Sağlıklı ailede kurallar gizli değil açık olarak belirlenmiştir. Aile içindeki bireyler birbirlerinin iyi tanırlar, duygular karşılıklı olarak hissedilir. Evde eşitlik söz konusudur.
Mutlaka her evde bazen küçük çatışmalar yaşanır. Hiç çatışma yaşanmayan bir evde büyük olasılıkla maskeler takılıdır. Yani sosyal maskeler iletişimde bulunuyordur.
Çatışma uzun süreli ilişki içinde olan kişiler arasında doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman kişilerin birbirleriyle nasıl etkileşim kuracağının bilinmesidir. Aralarında çıkan çatışmayı birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler sağlıklı bir aile kurar.
Sağlıklı Bir Ailede Sorunları Çözmek İçin Kullanılan Yöntemler:
• Duygu ve düşünceler olduğu gibi, abartılmadan ortaya konulmalıdır. Bu tutuma kendine güvenli ve kendine saygılı tutum diyoruz. Bu tutum içinde olan kişiler hem kendilerine hem de başkalarına saygı gösterirler.
• Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınmalı ve eski birikimler işin içine sokulmamalıdır
• Kesinlikle öğüt verme kullanılmamalı, davranışlar somut bir biçimde ayrıntılı olarak ele alınmalıdır.
• Yargılamaya gidilmemeli, kişiler kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilmelidirler.
• Duygu ve düşünceler, ne az ne eksik, olduğu gibi olduğu gibi ifade edilmelidir; karşısındakinin ne beklediğine ya da en mükemmel olması gerektiğine göre ifadeler aranmamalıdır.
• Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan ayrıntılar birbirinden ayırt edilmelidir. Örneğin siz çocuğunuza “iki saat geciktin” dediğinizde, çocuğunuz size: “hayır bir saat kırk beş dakika geciktim” dememelidir.
• Sorun çözmede etkin dinleme kullanılmalıdır. (daha sonraki bölümde ayrıntılı olarak anlatılacak)
• Belirli bir zaman konusu içinde ancak bir çatışma üzerinde durulmalı, başka çatışma konuları çatışmaya katılmamalı. Örneğin: “hem geç kalıyorsun hem de bana yardım etmiyorsun” diyerek iki konuyu birden ortaya atmamak gerekir.
• Birinin haklı çıkması yerine her iki tarafın da anlaşabileceği bir çözüme yönelmek gerekir. “ben haklıyım, sen yanlış hareket ediyorsun” tarzında davranmamak gerekir.
Sağlıksız Ailede Gizli Kurallar:
Sağlıksız ailede kurallar bilinçaltındadır. Gizli ve açığa çıkmamıştır. Bu kuralları kimse tartışamaz. İşte sağlıksız ailede geçerli olan kurallar şunlardır:
1. Denetleme: Çocuk duygu ve düşüncelerini ifade ederken hep korku içindedir. Ya da duygularını ifade edemez, bastırır. Söyleyeceklerini hep önceden kestirmek zorundadır. Kendiliğinden ortaya çıkan davranış kötüdür, affedilmez. Bu tür ailelerde sağlıklı bir güven ortamı söz konusu değildir.
2. Mükemmeliyetçilik: Yapılan her işte, girilen her sınavda kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir, başkasının beğenmesi için yapılır. Mükemmeliyetçilik kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri olmadığını kendi düşünüş ve değerlendirilişinin önemsiz olduğunu ifade eder. Bu ortamda yetişen çocuğun temel duygusu umutsuzluktur. Kendilerini değersiz, yetersiz bulurlar.
3. Suçlama: Suçlama olayları olduğu gibi kabul etmemenin bir sonucudur. Yapılan suçlamalar her şeyin denetim altında tutulması gerektiği ve yapılan herşeyin mükemmel olmasının zorunlu olması gerektiğini ortaya çıkarır. Bu durum ise kişide kaygı ve utanç duygularını yaratır.
4. Beş temel özgürlüğün inkârı: Sağlıksız ailede kişilerin doğal olarak geliştirdikleri algılama, duygu, düşünce, davranış, arzu ve amaçları inkâr edilir. “içinden geldiği gibi değil; mükemmeliyetçi kurala uyarak, başkalarının senden beklediği biçimde algıla, duygulan, düşün, davran, arzu et ve amaç edin.” Bu durum kişini kendi gerçeğini inkâr etmesine neden olur. Böylece kişi tamamen dışa bağımlı, kendi iç dünyasıyla ilişkisi kopuk, robot gibi yaşar. Böyle bir kişinin mutlu olması da söz konusu olmaz.
5. Konuşmanın yasak olması: Sağlıksız bir ailede özellikle çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmesine olanak verilmez. Bu duru çocuklarda değersizlik duygularına neden olur.
6. Küskünlük ve kırgınlıkların sürdürülmesi: Aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirlerini anlamasını ve sorunun çözülmesini engeller.
7. Kimseye güvenmeme: Sağlıksız bir ailede kimse kimseye güvenmez. Aslında güven var gibi görünse de temelde güvensizlik vardır. Sağlıksız ailede yetişen kişi kimseden saygı ve gerçek sevgi görmediği için kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanır. Yardım etmek isteyenlerin “mutlaka art düşüncesi vardır, çıkarı vardır” diye düşünür.
Sağlıksız ailede yetişen kişilerin kendilerine güveni olmaz. Bu kişiler mutlaka dıştan denetimli bireyler olurlar.
“Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz”
Pestallozi
Ona güveniyorsanız da haklısınız; o güvenilir ve dürüst bir kişi olacaktır.
Güvenmiyorsanız da evet haklısınız; o güvenilmez ve kandine güveni olmayan bir kişi olacaktır.
Öğrenilmiş çaresizlik.
DİNLEME BECERİLERİ
Edilgin dinleme (sessizlik):
Edilgin dinlemenin temelinde karşısındakinin konuşmasına olanak verme vardır. Edilgin dinleme kişiye:
— Duygularını duymak istiyorum
— Duygularını kabul ediyorum
— Benimle paylaşmak istediğin konuda vereceğin karara güveniyorum
— Bu senin sorunun sorumlu sensin gibi güçlü mesajlar verir.
Kabul ettiğini gösteren tepkiler:
Sessizlik iletişimi engellemesine karşın çocuğa kabul edilmediği izlenimini verir. Ona gerçekten tüm dikkatimizi verdiğimizi göstermeliyiz. Bunu yapmak içinse karşımızdakine sözlü ve sözsüz mesajlar iletmeliyiz. “Hı hı, evet, seni anlıyorum...” gibi sözlü mesajlarla; baş sallama, jestler ve mimiklerle, beden duruşu gibi sözsüz mesajlarla karşımızdakine onu gerçekten dinlediğimizi göstermemiz gerekir.
Çocuklar sorun ve duygularını dile getirmekte güçlük çekerler. Konuşmak için yüreklendirilmek isterler. Şu örnek cümlelerle konuşmaya davet sağlanabilir:
— O konuda konuşmak ister misin?
— Bu olay karşısında neler hissettin?
— Bana örnek verir misin?
— Bu konuda neler düşünüyorsun?
Etkin dinlemede kişinin söylediklerinin gerçek anlamlarının kavranması gerekir. Etkin dinleme çocukların duygu boşalımına yardım eder. Çocukların duygularını keşfetmelerine yardımcı olur. Etkin dinleme çocukların olumsuz duygulardan korkmamalarına yardım eder, ana-baba-çocuk arasında sıcak bir dostluk geliştirir. Duyulduğunu ve anlaşıldığını bilmek öylesine hoş bir duygudur ki, konuşan dinleyene karşı bir yakınlık duyar. Çocuklar sevgiye tepki verirler. Kişi empati (duygudaşlık) kurup doğru olarak dinleyince karşısındakini anlar. Bir anlamda kişi kendisini karşısındaki kişinin yerine koyar. Empati kurmayı öğrenen anne ve babalar çocuklarına daha fazla anlayış göstermiştir.
— Çocuğun söylediğini duymak istemelisiniz. Bu onun için zaman ayırmak anlamına gelir. Zamanınız yoksa bunu çocuğunuza söylemelisiniz.
— O andaki soruna yardımcı olmayı gerçekten istemelisiniz. İstemezseniz isteyinceye kadar bekleyin.
— Duyguları ne olursa olsun, sizin duygularınızdan ne denli farklı olursa olsun onun duygularını gerçekten kabul etmelisiniz.
— Çocuğun duygularını tanıdığına, onlarla baş edebileceğine ve sorunlarına çözüm bulma yeteneğine tam olarak güvenmelisiniz. Bu güveni çocuğunuz sorunları kendi başına çözdüğünü gördükçe kazanacaksınız.
— Duygular geçicidir. Duyguların sürekli değil, geçici olduğunu anlamalısınız.
— Çocuğunuzu diğerlerinden farklı ayrı bir birey olarak algılamalısınız. Bu “ayrılık” çocuğun kendi duygularının olmasına, nesneleri kendisine göre algılamasına “izin” vermenize destek olur. “Ayrılık”ı, yalnızca hissetseniz bile çocuğa yardımcı olabilirsiniz. Çocuğun sorunları olduğunda onun yanında olmalı ancak karışmamalısınız.
Etkin dinlemenin en uygun zamanı çocuğun sorunu olduğunu gösterdiği andır. Ana-babalar çocuklarının duygularını dile getireceklerini duyacakları işin çoğunlukla bu anı kolaylıkla yakalayacaklardır.
Tüm çocukların öğretmenleri, arkadaşları, ana- babalarıyla, kardeşleri hatta kendileri ile ilgili problemleri olabilir. Bu sorunlar onların stres yaşamalarına neden olabilir. Bu tür sorunların çözümü için yardım alan çocuklar daha kendine güvenli ve daha güçlü olurlar. Yardım almayanlarsa duygusal açıdan sorunlar yaşarlar.
Peki, özellikle hangi durumlarda Etkin Dinlemeye geçeceğiz?
Etkin dinlemenin uygun zamanını bilmek için ana-babaların “bir sorunum var” türünden tümceleri duymaya açık olmaları, ancak önce çok önemli olan “SORUN KİMİN?” ilkesini bilmelidirler.
Ana-baba-çocuk ilişkisinde aşağıdaki gibi üç durum vardır:
1.Çocuğun herhangi bir gereksinimi engellenmişse sorunu var demektir. Çocuğun o anki davranışı anne-babanın gereksinimini karşılamasına somut bir biçimde engel yaratmadığı için sorun ana-babanın değil, SORUN ÇOCUĞUNDUR.
2.Çocuğun gereksinimleri engellenmeyip karşılanmakta ve davranışı anne-babasının gereksinimini karşılamada somut bir engel de yaratmamaktadır. Bu nedenle İLİŞKİDE SORUN YOKTUR
3.Çocuğun gereksinimleri karşılanmakta ancak davranışı anne-babasının gereksiniminin karşılanmasını somut bir biçimde engellemektedir. Şimdi ANNE-BABANIN SORUNU VARDIR.
Çocuğun sorunu olduğu zaman anne-babanın ETKİN DİNLEMESİ için en uygun zamandır. Ancak sorun anne babadayken uygun değildir. Çocuk sorun yaşıyorsa etkin dinleme ile onun kendi sorunlarına çözüm bulmasına yardım edebilirsiniz.
Etkin dinlemenin aşırı kullanılması ya da uygun zamanda ve durumda kullanılmaması işlerlik sağlamaz. Bu nedenle daha öncede belirtildiği gibi zamanlamanın ve koşulların sağlanması gerekir.
BEN DİLİ:
Genellikle anne ve babalar ileti